Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Okan Öztürk etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Mutluluğu Bekliyoruz

Kaçan trenin yeni seferini bekler gibi... Sende başka bir zamanda, başka bir yerde, başka birinin hayalinde olmayı isterdin. İsteklerin cevapsız kalır çoğu kez, kelebeklerin kanatlarına ağır gelir böyle şeyler. Tren yola çıkmış, arkasından sadece bakmakla yetinirsin. O treni nasıl kaçırdığına hayıflanırsın, kendine kızarsın. Geçmez üzüntün, o trenle beraber neler kaçırdığını bilemezsin. Bildiklerin ise sınırlı... Vagonlarından birinde olmak için neler verebileceğini "keşkelerle" ölçer yinede karşılığını bulamazsın. O trenin, o seferi "çok mu önemliydi?" diye sorarsın. Önemliydi, artık kaçırdığın için daha da önemli hale geldi. "Mutluluk", bir ihtimal kaçırdığın trenin içinde kaldı, senden gitgide uzaklaşıyor; bir ihtimal seninle kaldı istasyonda yeni seferini bekliyor.  Bu bile seni hüzünlü bir gülümsemeyle heyecanlandırıyor. Gidenlere "geçmiş zaman" diyorlar. Arkamızda bırakmayı bir türlü öğrenemediğimiz, yarım kaldığına kanaat getirdiğimi...

Kurşun Kalemin Sırrı

Yazmayı öğrenmeye başlarken herkes kurşun kalem kullanır. O kadar barizdir ki hata yapacağımız, yanına da silgi iliştirirler ve hatta kalem tıraş. Silginin kuvvetini hatalarımızı sildikten sonra anlarız, kalem tıraşın cömertliğini de bize yazmak için tekrar şans verdiğinde görürüz. Eğer yazdığımız bir defter ise bize peşin peşin fazlaca şans vermiş sayarız. Hunharca, düşüncesizce kullanan yine bizleriz. Onlarda kendi aralarında ayrılırlar; çizgili, çizgisiz ve kareli olarak. Tercihi belkide bize bırakıyorlar? Çizgisiz kağıtlara o kadar imrenirim ki, onlar kadar düzensizliğe, rahatlığa, belki özgürlüğe, yada seçim hakkının oluşuna... istediğin yerden karala, hüküm senindir. Çizgililer de ideal eş tipidir. Tertip ve düzen onların anayasasıdır. Kareli defterlerle aram hiç iyi olmadı. Onlar sürekli bir baskı altına alma çabasındadır seni. Sürekli bir kafese tıkma derdi vardır. Baskıcı iktidarı elbet senin iyiliğin içindir ama hatırlatmakta fayda var, o kadar baskı ve yasak seni ters yol...

Sonrasını Sonra Düşünürüz

İnsanlar hep iki gruba ayrılırlar. Mutlu olanlar ve mutsuz kalanlar gibi mesela. Zengin olanlar ve fakir kalanlar gibi ya da… Ya da bencil olanlarla, mütevazi kalanlar gibi. İstediğimiz kadar çoğaltabildiğimizin farkındayız bu örnekleri. Sonsuza kadar… Bizi tercihlerimiz yöneltir, adım attırır ve sonuca varmamıza yardımcı olur. Tercihte bulunmalı mıyız? Tercih edilen olmakla, tercih eden arasındaki uçurum farkıyla birlikte illa ki tercih edilecek bir durumun karşına çıkıvermesi aslında seni ayırmıyor kimseden. Tercih ederken aynı zamanda tercih edilen oluyorsun, sen daha farkında değilken. Bu konuda anlaşalım, çokta bir fark gözetemiyoruz aralarında. Şimdi yapmadığımız tercihlerin sonuçlarıyla ilgilenelim, ya da ilgilenmeli miyiz bir bilelim. Sürekli tercihlerimizden, seçtiklerimizden, taraf olduklarımızdan sorumlu olduğumuzu düşünürüz. Peki ya birini seçerken diğerleri? Diğerlerinin değerlendirmesini de elbette yaparız, başına çoğunlukla “keşke” etiketi koyarak hemde. Keşk...

İstanbul, Kız Kulesine Aşıkmış

Fakat İstanbul derin bir meseleydi. Yolları dardır mesela kolay geçilmez. Sularıda soğuktur bir tas içilmez. Öksüzdür kalbi bir söz söylenmez. Taşları ağırmış, yorulmuş... Ekmeği boğazında kalmış gibi, kolay kolay yutkunamazsın. Çok seversin, üzerine titrersin, belki sandıklara bile kaldırırsın ama değiştiremezsin hiçbir kıvrımını. Kimse değiştirmek istemez de zaten, sadece korumak içindir her şey. Seninle yada sensiz, istemsiz bir ürükekliktir bizimkisi. O, hep güzeldi ama hep... Uykuya karışırken de güzel, uykudan gözlerini ilk açtığında da...  Çünkü samimiydi. Sana İstanbul'u baştan anlatmayacağım. Bilmem gerekenleri biliyorsun, ama İstanbul'un Kız Kulesine aşık olduğunu sana hiç anlatmamıştım. Çünkü bu derin bir meseleydi. Kapısından girersen dönüp kaçamayacağın, bir gülümserse asla unutamayacağın, eğer yarın olursa dün gibi yüzüstü bırakamayacağın derin bir meseleydi bu. Her şey için o kadar erken ki ve bir o kadar da geç... Zaman bir garip şu sıralar. Yıl olup üzerin...

"Kafası Karışık" yada "Bulanık"

Kurmaya başladığım her cümlenin derin bir anlamı olacakmış gibi gözlerimin içine dikkatlice bakanlar için titrek bir sesle "üzgün" olduğumu belirtmek isterim. İnsanlar bekler, beklentileri vardır çünkü. Çünkü insan ister, istekleri vardır. Kendini yeniler, tekrarlar, buna ihtiyacı vardır. Küçük bir çemberin içine sıkışmış fikir dünyasının dışına çıkamaz çoğu kez. İnsan korkar, korkuları vardır çünkü. Çünkü korkmak bazı sorularına cevap olur. Cevaplarsa çoğu zaman yalan olur. Belli belirsiz hislerimiz istenmeyen gebelik gibi kapımızı çalar birden. Daha hazır değiliz ebeveyn olmaya. Ebeveyn olup, duygularımıza analık, babalık yapmaya. Açmasak diyorum kapımızı? Duymasak keşke çalan zilleri? Bakmış olmasak keşke kapı dürbününden acaba kimmiş o diye... İnsan meraklıdır, merakta etmelidir, etmek zorundadır. Belki de bütün bu keşifler "merak" duygusunun çocuğudur? Duyguların çocukları olur mu? (Sordun dimi bu soruyu?) Küçük bir merak ne olaylara gebedir aslında, biliriz....

İftarlık Gazoz (2016) - Neler Öğretti?

"1970’ler Türkiye’sinin barış ve huzur dolu Ege kasabalarından birinde..." diye başlıyor filmin hikayesi Yaşayanlar anımsıyor, okuyanlar canlandırıyor o günü zihinlerinde. Ege deyince (ege filmi) Yüksel Aksu'nun da akla gelmesi kaçınılmaz oluyor nitekim. Dondurmam Gaymak (2006), Entelköy Efeköy'e Karşı (2011) filmlerinin de yönetmenliğini ve senaristliğin Aksu yapmıştı. "İftarlık Gazoz" bu filmlerin üzerine çıkan üçüncü ege filmi olarak kayıtlara geçiyor. Egenin kendine has şivesi, ağzı; Muğla'nın tercih sebebi olması, doğal güzelliği güzel bir bütünlüğün oluşumuna eşlik ediyorlar. Filmin adı oldukça merak uyandırıcı görünüyor, senede 70'leri gösterince gazozun değeri anlaşılıyor. İftarların yeri apayrı değerlendirilmeye alınabiliyor. İftar ve iftarı oluşturan elementler... Ramazan ayının büyüsü, ruhu; İnancın mütevaziliği, şahsa ait olması, saflığı... 70'ler işte okuduğumuz, duyduğumuz kadar güzel. Filmin temelinde 5.sınıfı başarıyla bitire...

Özgürlük Sırtından Vurulmuş

İleri demokrasinin son adımlarından biri de "İnternet yasağı" oldu. Hürriyet gazetesinden Cengiz Semercioğlu şöyle diyor: "içtiğimize karış, giydiğimize karış, internetimize karış, parkımıza karış, evimize karış, yatak odamıza karış... buna ileri demokrasi diyenlere tek bir şey söylemek lazım: en iyisi git biraz özgürlük çalış!" Yeni ulaştırma bakanı Lütfi Evlan şöyle dillendi: "İnternet'i yasaklamıyoruz. bilakis şu anki düzenlemede İnternet'in yasaklanmasının son derece kolay olduğu bir mekanizma var. bunu ortadan kaldırıyoruz" tam olarak ne demek istediğini anlamak güç gözüküyor. Ekşi Sözlükten bir entry: "zam değil düzenleme, silah değil yardım, sansür değil özgürlük, rüşvet değil hediye, soygun değil hayır işi, katil değil kahraman, şiddet değil destan, gazeteci değil terörist, şehit değil kelle, terörist değil sayın... biz demokrasi değil muz cumhuriyeti deyince auuuv" sözlükte gör. Dokuz yıl süreyle Avrupa İnsan Hakları Ma...

İnsanların Misyon ve Vizyon Algısı

Günümüzde sıkça kullanılan iki kelime "misyon" ve "vizyon" genel olarak şirketler için telaffuz edilir. Bu yazıda her bir insanı "şirket" formatında değerlendirip ruhi ve ideolojik düşüncelerini ayrıca fizik kurallarına göre uçup uçmadıklarını da ayrıntısız bir şekilde kaleme alacağım. Mizahlı günler efenim... Misyon nedir? Bir insanın, bugün hangi konumda olduğunu, ne yaptığını kimin için ve kimlerle nasıl yaptığını gösterir. Vizyon nedir? Bir insanın gelecekte, bulunduğu dünyanın gelişmelerine bağlı olarak, nerede olmayı arzu ettiğini (hatta hayal ettiğini) gösterir. Bu 5-10 sene sonrası için futuristik bir yaklaşımdır. İnsan içinse bugün yapılan her şey, gelecekteki o konuma varmak içindir. Tanımları verdikten sonra tanımlanan kişinin misyonel ve vizyonel algılarını detaylandıralım. Öncelikle kendinizi nasıl tanımlarsınız sorusu o kadar özneldir ki, bizce bir geçerliliği yoktur. Yinede üç kelime hakkı verelim ve soralım, nesiniz? neredesini...